Arkadaşlar gazete arşivlerini incelerken bir köşe yazısı çok ilgimi çekti.
Sizlerle de paylaşmak istedim.
Didik
didik edilmiş bir hayatın ortasında. Tutunacak bir dal arayıp da.
Dalın, sarmaşığın, sıcak bir elin ortalıklarda olmadığı o ışıksız
gecelerde. Lâmbadaki son titrek ışığın da sönüp, karanlıklara komşu
kalındığında. Umudun tükenip, pamuk ipliği ile tutunulduğunda yaşamın
kıyısına. Ha koptu, ha kopacak derken pamuk ipliği.
Alplerin
gölgesindeki bir köyde yaşayan kadının altüst olan hayatı. Tam herşey
yolunda derken. Yeni bir yaşam kurulup. Hayatın kendi rengindeki
çizgileri birer birer değiştirilip karşısına çıkan gençlik aşkı için
din bile değiştirip. Fransız anne babanın onca itirazına karşın. Her
ebeveyn ziyaretinde başörtüsü çekilip, “çıkar şunu, bizim eve böyle
girme” bağırışlarına direnip de. Artık haç çıkarmayan bu günahkâr (!)
evlâda sayıp dökmeleri, duymayıp. Yeni bir hayhatın renkleri ile hep
gurur duyup. Biraz da kendi elleri ile mutluluğun saçlarını tarayıp,
başını okşayıp, “Torunlarımızı bize göstermiyorsun” diyen ebveyne
götürdüğünde evlâtlarını. Kasten, yasaklı hayvanın etini yedirdiklerini
öğrendiğinde. “Bir daha asla, size gelmek yok” deyip, yönünü iyice
Anadolu’ya çeviren bir kadının öyküsü idi bugün kalemime dolanan.
Janette, adını bile unutmuştu. Selma’yı tanıdığımda, onu Karadenizli
sanmıştım. Türkçesi, İstanbul şivesinden uzak, Trabzondu; dobra dobra.
Kendisi de gülerek tasdik etmişti; “he, ben lâz gibi konuşurum.”
Laz
gibi konuşup, lâz gibi yaşamıştı kendi deyimiyle, uzun yıllar. Her köye
gidişinde; peştemalini kuşanıp çay toplamıştı. Sabahları kahvaltıya
kuymak hazırlayıp, mısır unundan ekmek yetiştirmişti öğlene. Lahana
çorbasını da, hamsi buğlamasını da iyi bilirdi. Köy ziyaretleri,
yaşamının sevimli anıları arasında çok canlı idi. Ama o uğursuz gece,
tutuştukları kavgada eşi kurşunlanarak öldürüldüğünde; Janette,
Selma’lığı bırakır sanmışlardı. İki çocuk, yalnızlık, birbaşınalık,
ağır ve hüzünlü günler O’nu alır maziye götürür demişler. Yanılmışlar.
Ne başını açmış Selma. Ne namazını bırakmış. Ramazan’da komşuları O’nu
sahura çağırmış. İftara davet etmiş. Yaz tatillerinde, çocuklarını
aldığı gibi kocasının mezarının da olduğu köye gitmiş hep.
Kayınvalidesi ve kayınpederinin çok sevdikleri gelinleri yine bir gün
mısır tarlasında çalışırken. Kocasının akrabasından bir genç, terbiyeli
ve ağırbaşlı yanına gelip: İsterse hayatının yükünü paylaşabileceğini,
iki küçük yavruya kol kanat gereceğini, aktarmış. Dalgın yüzüne bakıp,
“Olurmu acep” demiş Selma. Fransa’ya dönerken, kullandığı arabanın arka
koltuğunda oturan genci, “acaba götürebilir miyim, bir denerim” diye
düşünmüş. Allah-ü
Teâlâ bütün hudut kapılarında polislerin gözlerini bağlamış.
Görmemişler garip genci. Alplerin gölgesindeki köylerine geldiklerinde
Selma, yeni yaşam arkadaşını imamın evine götürmüş. Komşu kadınlar
kıyılan nikah sonrası, yemekler yapıp ikram etmişler davetlilere. Cami
cemaati yeni kurulan yuvanın selâmeti için dualar etmişler. Selma’nın
dostları, garip gence iş araştırmış. Hz.Musa’nın en çaresizkaldığı
anda, Allah’ın
ona bir eş ve iş verip yuvasını kurdurması gibi salih genç de; kendisi
için inşaatta bulunan kaçak işlere dört elle sarılmış.
Selma’ya
soruyorum; hangi eşinden memnunsun diye. İkincisinden, diyor. İlkini
sevmiştim, öldürüldüğünde dünya başıma yıkıldı ama, içki vardı; kahve,
kumar, kadın, dayak vardı. Ancak ikinci eşimde huzur buldum. Abdestli,
namazlı, dindar. Bana el kaldırmıyor, beni çalıştırmıyor, sen çocuklara
bak diyor, işi çok ağır; taş taşıyor ama şikâyet etmiyor. Selma gidince
komşu kadınlar onun sabrını anlatıyor. Mont Blance dağlarının güzel
manzaraları arasında, yoksul bir hayat yaşadığını, kaç senedir,
ayağında aynı, eski, rengi solmuş basma etekle dolaştığını. Geçen gün
evde bir şey kalmadığında, son iki patatesi çocuklarına haşlayıp
yedirdiğini. Ara sıra, komşuları pişirdiklerinden götürdüğünde;
Selma’nın nasıl sevindiğini. Kocasının polisten gizli saklı, kaçak
olarak inşaatlarda çalışıp, kazandığını Selma’ya getirdiğinde, O’nun
evin eksiklerini gördüğünü. Arada, bu göçmen kuşu Fransız polisi
farkeder sınır dışı ederse diyorlar. Fakat cesareti dağ gibi Selma’nın.
Korkmuyor. Yoksulluğu için şikayet etmiyor. Yaşamaya cüretkâr. “Rızkı
veren Allah’tır” demekte. “Sınır dışı edilirse, bizde köyümüze döneriz. Toprağımızı ekip biçeriz. Geçinir gideriz.”